açılış sayfam yap  sık kullanılanlara ekle
     MAKALELER



  Üye Girişi
 
 
Üye Ol | Şifremi Unuttum
  






  Ziyaretçi Durumu
Bugün gelen : 38
Online : 24
Toplam ziyaretçi : 218554
MAKALELER  » Av. Ömer KARAYUMAK

Mezarlıklara Gömülen Fethiye (MEGRİ) Tarihi
 
Fethiye'nin gizli kalmış tarihini birinci el tarihi kaynaklara dayanarak bilim dünyasına sunan Araştırmacı Tarihçi yazar Av.Ömer Karayumak hocamızın makalesi



MEZARLIKLARA GÖMÜLEN FETHİYE (MEĞRİ ) TARİHİ AV.ÖMER KARAYUMAK * Seksenli yılların başıydı. İstanbul Üniversitesi Edebiyat fakültesi Tarih bölümünde mezun olur olmaz gerek Tarih bölümü ,gerekse Arkeoloji bölümündeki hocalarımın ısrarı ile doktora çalışmalarına başlamış “ Osmanlı müesseseleri ve medeniyet tarihi” üzerinde çalışmalarımı yoğunlaştırmıştım ki rahmetli hocam Prof.Tayyip Gökbilgin in şu sözü benim çalışma alanımın değişmesine neden olmuştu. “Osmanlı şehircilik tarihi bir gayya kuyusu gibidir. İçine girersen bir daha çıkamazsın. Ömrün hep araştırmakla geçer. En iyisi sen kuyunun bir basamağından başla ve basamak basamak çık. Şehirlerin medeniyeti henüz incelenmemiş bakir bir konudur. Çok önemli bir alan. Şehirlerin tarih ve medeniyeti incelenmeden Osmanlı medeniyet tarihine ulaşamazsın. Haydi Allah yardımcın olsun.” Şimdi rahmet ve şükranla andığım hocamın bu talimatı üzerine, şehircilik tarihi üzerindeki çalışmalara başlamış ve gerçekten çok zor, çok çetin ve çok uğraş gerektiren bir konunun içinde bulmuştum kendimi. Şehircilik tarihi gerçekten çok zor bir alandır. Sadece bir tek yönü ile yetinilerek bir şehrin tarihini yazmaya kalkmak mümkün değildir. Unutmamak gerekir ki Anadolu medeniyetleri içerisinde yer alan hangi şehrimizi ele alırsak alalım her birisinin çok ayrı antik dönemlere ait bilinmeyen tarihi ile karşılaşırız. Tarihi, Arkeolojisi,, Sanat tarihi, Paleontolojisi, geçmiş kültürleri, Folkloru, inanç sistemleri, yaşam biçimleri, dinsel yaşamı, ekonomik hayatı bütünüyle incelenmeden asla bir şehrin tarihi yazılamaz ve o şehirin medeniyet tarihi hakkında yeterli bilgi verilemez. Tarih araştırmacılığının olmazsa olmaz kıstaslarından en önemlisi “birinci el kaynaklara” inebilmektir. Tarafsız ve iyi bir tarih araştırmacısının, ya da bir akademisyenin yaptığı bir araştırmaya, yazdığı bir kitaba veya hazırlamış olduğu bilimsel bir makaleye çekinmeden imzasını atabilmesi için mutlaka aşağıdaki ana kaynaklara başvurması, o kaynakları bilimsel bir metotla incelemesi, baş vurduğu kaynağı başka kaynaklarla karşılaştırarak en doğru bilgi ve belgeyi bulup çıkarması şarttır. Tarihçi bu kaynakları yorumlarken ,orijinal şekillerini değiştirmeden olduğu gibi kullanmak zorundadır. Öyle ki; Kendi iddia ettiği tezine aykırı bir belgeyi bulan tarihçi, bu belgeyi aynen kullanmak ve bilim dünyasına sunmak zorundadır. Mesleki etik, bilim ahlakı ve ilim adamı olmanın onuru bunu gerektirir. Bu kaynakları kısaca şöyle sıralayabiliriz: a-Kitabeler ve Anıtlar b-Arşiv belgeleri c-Mezar taşları d-Yazma eserler, kronikler e- Arkeolojik buluntular f-Döneminin sikkeleri ( eski paraları ) a-Kitabe ve anıtlar: Tarihin en eski dönemlerinden günümüze kadar gelen cami, mescit, medrese, han, hamam, Çeşme, hasta hane, kervansaray, kümbet, türbe, kilise, havra, manastır gibi bütün tarihi binaların yapılış tarihini, kimin tarafından yaptırıldığını, mimarının kim olduğunu, ne amaçla yapıldığını anlatan kitabeler; devrinin en sağlam ve en güzel tarihi kaynaklarıdır. Yerlerinden sökülmedikleri müddetçe de o devre yüzyıllar sonrasında bile ışık tutabilecek birinci el kaynaklardır. Ne yazık ki Cumhuriyet döneminde Atatürk’ün ölümünden hemen sonra kraldan çok kralcı geçinen kültür ve tarih düşmanı bazı geri zekalılar, ecdadımızdan bize intikal eden binlerce yıllık eski eserlerimiz üzerindeki her birisi bir hat ve san ’at şaheseri olan binlerce kitabeleri kırıp, koparıp yerlerinden söküp paramparça ederek eski medeniyetimize, kültür ve sanat tarihimize en büyük ihaneti yapmışlardır. Nitekim Fethiye eski camiin de bulunan üç tane kitabede bu şekilde yok edilmiştir. Bu yüzden caminin kesin yapım tarihini bilmemiz mümkün olamamaktadır. Şu anda giriş kapısı üzerinde bulunan kırık kitabe eksik ve yarısı okunamaz bir haldedir. b-Arşiv belgeleri: Türklerde arşiv bilinci devlet idaresinin temel unsurlarından birisidir. Hemen bütün Türk devletlerinde olduğu gibi özellikle Selçuklu ve Osmanlı İmparatorluğunda da arşivler; Adli, idari ve mali kayıtların, tapu sicillerinin, mahkeme kararlarının, şer’i sicillerin bizzat devlet eliyle tespit ve organize edilerek derlenip günümüze kadar muhafaza edildiği tarihlerde başka hiçbir ülkede eşine rastlanmayan tek devlet kurumu idi. Bilhassa Osmanlı Devlet dairelerinde kullanılan belgeler, defterler, haritalar, devletlerle yapılan antlaşmalar, damgalar, mühürler, resimler ve fotoğrafların mahiyetlerine bakılmaksızın hangi konuda ve hangi ülkeye ait olursa olsun sistematik bir şekilde düzenlenmiş, tasnif edilmiş ve özenle korunmuştur. Arşiv malzemelerin içinde vesikaların ve defterlerin ayrı bir yeri vardır. Osmanlı Devlet idarecileri bilhassa defterlere ayrı bir özen göstermiş, tabiri caiz ise onları gözü gibi korumuştur. Osmanlı Devleti’nin adli, idari, mali ve askeri tarihi ve dini yapısını adeta bir projektör gibi aydınlatan ve çok değişik isimlerle adlandırılan bu defterler, bir hazine gibi muhafaza edilir padişahın sadr-ı a!zam’da bulunan mühürü ile mühürlenerek defter Emininin nezaretinde “DEFTER-İ HAKANİ” dairesinde saklanırlardı. Defterler ve belgeler üzerinde en ufak bir silinti ve kazıntı ve tahrifat yapılamazdı. Defterlere herhangi bir ilave yapılmak istenirse ancak padişahın emri ile “Tevkii” veya “Nişancı”nın el yazısı ile değiştirme yapılabilirdi. Başka hiç kimse bu defterlere el süremezdi. Özellikle Tapu tahrir defterleri SİYAKAT yazısı denilen bugün için okunması bir hayli uzmanlık isteyen şifreli bir yazı ile yazılırdı. Defterlerde tahrifat yapanlara çok ağır cezalar verilirdi. Fatih Sultan Mehmed, Karamanî Nişancı Mehmed Paşa’ya hazırlatmış olduğu meşhur “Kanunname-i Devlet-i Osmaniyye” isimli kanunnamesinde bu tür defterlerin kendi emri olmadan geceleri saraydan ve defterhaneden çıkartılmalarını yasaklamıştı. Kendisi ile birlikte uzun yıllar beraber olduğumuz ve “Abideleri ve kitabeleri ile Aksaray Tarihi” isimli Kapadokya tarihini hazırladığımız merhum hocam tarihçi İbrahim Hakkı Konyalı bulmuş olduğu bir kitabeye dayanarak Sadr-ı Azam’ın emrine rağmen defterhaneden gece vakti bir defteri çıkartmadığı için 1180 H.1766 Tarihinde Defter Emini SERVER DEDE’nin bir bahane ile katledildiğini, bu yüzden de mezar taşına “ser verip sır vermeyen Server Dede” diye yazıldığını, mezarının bizzat padişah tarafından defterhane içerisinde yaptırılmış olduğunu sık sık anlatırdı. Bu da gösteriyor ki, Osmanlı Devleti’nde Arşiv bilinci, muasır devletlerin aksine son derece ileri bir düzeyde bulunuyordu. Milletlerin hafızası dediğimiz bu belgeler sayesinde bugün dünyadaki pek çok karmaşık milletler arası anlaşmazlığın çözüm merkezi olarak Osmanlı Arşivleri gösterilmektedir. Osmanlı müesseseleri ve teşkilatları içerisinde son derece önemli bir yer tutan Mîrî arazi ya da kısaca Osmanlı toprak hukukunu incelediğimiz zaman tapu işlemlerine ne kadar önem verildiğine şaşıp kalıyoruz Mîrî arazilerin, vakıf arazilerinin hatta padişahların bizzat kendilerinin bir “mülk-name” ile özel şahıslara ya da tekkeler, zaviyeler, han-Kahlar gibi kurumlara vermiş oldukları arazilerin yazım işlemlerini yaptırırken ne kadar özen gösterdiklerini anlamak için “ tahrir defterleri” ne bakıvermek yeterli olacaktır. Osmanlı Devleti’nde Tapu tahrirlerine verilen değer muasır devletlerin aksine son derece ileri bir düzeyde bulunuyordu. Koskoca bir imparatorluğun uçsuz bucaksız topraklarının yazılması, mülk sahiplerinin soy kütükleri ile beraber kaydedilmesi, hangi padişahtan, hangi beyden kime veya kimlere ne kadar toprağın verildiğinin tespit edilmesi, verilen bu toprakların hangi amaçla verildiğinin kontrolü, Has, Zeamet, Tımar olarak kullanıma verilen bu arazilerde ekilen, biçilen kaldırılan ürünlerin neler olduğu ve ne kadar olduğunun araştırılıp defterlere kaydedilmesi gibi son derece girift, içinden çıkılması hayli zor olan bir sistemi rahatlıkla uygulamış olan Osmanlı devletinin ulaşmış olduğu teknik merhale; Yüzyıllar sonra Avrupa’da çağdaş toprak reformlarının yapılmasında ve Eyalet sistemine geçişte çok önemli tecrübe ve bilgi kaynağı olmuştur. Günümüz bilgisayar teknolojisinde bile çözülemeyen bu köklü reformu yüzyıllar önce gerçekleştiren Osmanlı Devletinin bu alandaki başarısına, en fanatik batılı tarihçiler bile parmak ısırmaktadırlar. C-Mezar Taşları: Mezarlıklar ve mezar taşları milletlerin tarihinde çok önemli bir yer tutar. Geçmişten geleceğe kurulan köprüde bize en yakın olan, en çok ilgilenilen tarihi kaynaklardır. Geçmişini araştıran bir kişinin, ecdadının kim olduğunu öğrenmeye çalışan bir ailenin, köyünde kasabasında, ilinde ilçesinde kimlerin gelip geçtiğini, kimlerin nerelerden kalkıp gelerek nerelere göçüp gittiğini incelemek isteyen bir meraklı şahsın ister amatör isterse profesyonel olsun ilk gideceği yer Mezarlıklar, ilk inceleyeceği tarihi kaynakta mezar taşlarıdır. Bu gerçek tarihin ilk yıllarından günümüze kadar hiç değişime uğramadan böyle gelmiş, böyle de gidecektir. Türk İslam medeniyet tarihinde mezarlıkların ve mezar taşlarının çok özel bir yeri vardır. Mezarlıklar gökyüzüne doğru yükselen Selvileriyle, rengârenk çiçekleriyle tecavüze uğramayan, gecekondular kurulmayan, kesilip yakılmayan, hayvanlara, özellikle keçilere yedirmek için yeni filiz vermiş dalları kesilmeyen, kendiliğinden korunan tek yeşil alanlarımızdır. Mezarlıklarda ki taşlar ise; gerek süsleme sanatları açısından, gerek şiir ve edebiyat tarihi açısından, gerekse estetik ve sanat tarihi açısından bulunmaz bir açık hava müzesinin paha biçilmez eserleridir. Yabancı sanat tarihçilerinin ifadesiyle; Türk mezarlıkları bir gül bahçesi olduğu kadar, bir şiir ve sanat koleksiyonunun toplandığı açık hava müzeleridir. Nerdeyse on yıldan fazla bir zamandır Fethiye’nin gizli kalmış tarihini araştırmak amacıyla başladığımız “Mezarlıklara gömülen Fethiye (Meğri) Tarihi” isimli çalışmamızda, Fethiye ve köylerinde bulunan hemen hemen bütün mezarlıkları ve bu mezarlıklarda bulunan Osmanlı Türkçesi ile yazılmış mezar taşlarını inceledik. Birbiriyle irtibatlı olan kırılmış taşları birleştirip yapıştırarak düzenlemesini yaptık. Toprak altında kalmış mezar taşlarını çıkartıp temizleyip kitabelerini okuyarak kataloglamasını yaptık. Böylece Fethiye’nin yerleşim tarihi açısından son derece önemli bilgi ve belgeler ulaşmış olduk. Başbakanlık Osmanlı Arşivlerinde bulunan 166 numaralı 937 H.(1530 M.) tarihli Muhasebe-i Vilayet-i Anadolu Defteri’ne göre Meğri (Fethiye) kazası içinde o tarihe kadar gelen beş büyük mezarlık ile bir o kadar da küçük mezarlıklar bulunmaktadır. Bulabildiğimiz kadarıyla bunlar; Ahmed Gazi medresesi haziresinde bulunan mezarlık, Ovacık mezarlığı, Ocak köy mezarlığı, Kayı köy Ebe hora mezarlığı, Kadıköy mezarlığı, Seki Eşref Paşa türbesi mezarlığı’dır. Kuşkusuz Döğer ve benzerleri gibi pek çok köy ve kasabalarda İslam mezarlıklarına eski mezar taşlarına rastlamak mümkündür ama söz konusu defterde bahsedilen ve dönemin tarihi ve kültürel özelliklerini taşıyan büyük mezarlıkların bunlar olduğunu düşünüyoruz. Ovacık Mezarlığı: 166 numaralı 937 H.(1530 M.) tarihli Muhasebe-i Vilayet-i Anadolu Defteri’ne göre Meğri kazasına tabi bir karye(köy) olan Ovacık’da Osmanlı Arşiv belgelerinde bir çok camii, zaviye, türbe ve namazgahın adı geçmektedir. başka bir deyişle çok miktarda vakfın bulunduğu bir yerleşim alanıdır. Birkaç örnek vermek gerekirse; “vakf-ı camii Ahi oğlu der karye-i Ovacık (Ovacık köyünde Ahi oğlu camii vakfı) “vakf-ı zaviye-i Şeyh Zekeriyya der karye-i Ovacık der nefsi Meğri” (Meğri’ye tabii Ovacık köyünde şeyh zekeriyya zaviyesi vakfı “vakf-ı zaviye-i Ahi Süleyman der nahiye-i Ovacık der karye-i hasnete (Ovacık nahiyesinde Hasnete (?) mevkiinde Ahi Süleyman zaviyesi vakfı Bazı arşiv belgelerinde Ovacık’ta bir Dar-uş Şifa’dan bahsedilmektedir. Ancak biz böyle bir dar-uş şifanın kalıntılarına hiçbir yerde rastlayamadık. En eski Ovacık köylüleri dahi böyle bir yeri bilmediklerini söylüyorlar. Ne var ki bugün Ovacık’ta hala bir Hastane mevkii veya mahallesi mevcuttur. Arşiv belgelerinde de hasta hane mahallesinden bahsedilmektedir. Demek ki Ovacık halkı bilmese de 16.yüzyılda burada bir Dar-uş Şıfa ‘nın(hastane) var olduğu anlaşılmaktadır. Nitekim Ovacık mezarlığında bulabildiğimiz en eski mezar taşlarında bu bölgede çok miktarda Müslüman halkın yaşamakta olduğu anlaşılmaktadır. Ocakköy mezarlığında bulduğumuz en eski mezar tasının 1190 H. (M.1774) tarihini taşıması da bu tezimizi desteklemektedir. Bir başka önemli nokta da 19.yüzyılda Ovacık’ta bir Redif taburunun konuşlandırılmış olmasıdır. Ovacık ve Hisarönü bölgesi o zamanlar bir askeri bölge olarak kullanılmıştır. Nitekim yol yapmak üzere kepçelerle sökülerek yol kenarına bırakılmış yıkılmak üzere olan bir mezar taşında aynen şu ifadeler yer almaktadır: “Hüvel Hallak-_ul Baki Bizi kıl mağfiret ya Rabb-i Yezdan Hakk-ı arş-ı a’zam nur-u Yezdan Gelip kabrimi ziyaret eden ıhvan İde ruhuma bir fatiha ihsan Meğri taburu 2. Bölük yüzbaşısı Alaiye’li Hacı Hüseyin efendinin mahdumu Mekteb-i Harbiye-i şahane şakirdanından Muhammed Muhyiddin efendinin ruhu için El fatiha. Sene 19 CA 1326” Bir askeri mezarlık olduğu anlaşılan bu mezarlıkta toprak altında kalmış ya kepçe paletleri altında kırılıp yok edilmiş pek çok mezar taşının ne yazık ki artık yerinde yeller estiğini görüyoruz. Bu bilinçsizce yapılan işler Ovacık köyünün yerleşim tarihini de silip süpürmüştür. Ocakköy Mezarlığı : Fethiye’den Ovacık istikametine doğru giderken yokuşun hemen başında büyük bir mezarlığın bulunduğunu, ancak bu mezarlığın yol yapılması nedeniyle ikiye ayrılmış olduğunu, bir kısmının Ocak köy tarafında, diğer kısmının ise orman tarafında kaldığını görüyoruz. Ocakköy mezarlığında bulunan mezar taşlarının bazıları mermer, bazıları ise küfeki taştan yapılmıştır. Hece taşlarının bir kısmı düz çiçek motifleri ve çınar ağacı motifleri ile süslenmiştir. Baş taşlarında ise daha çok kırma sülüs hattı ile yazılmış şiirler, beyitler ve dualar vardır. Pek çoğunun basarak kırıldığı anlaşılan ,bir kısmı toprağa gömülmüş, bir kısmı yerlerinden sökülmüş bu taşların ancak on beş kadarını sayabildik. Hiç şüphesiz yüzlerce mezar taşının bulunması gereken bu mezarlıkta ancak bu kadarı kalabilmiştir Bu mezarlıktaki en eski mezar taşı ne yazık ki doğal yıpranma sonucu okunamaz haldedir. Toprağa gömülü kalmış kısmından 1199 H.(1783 M.) tarihlidir. Bir başka mezartaşında; “merhum ve mağfur ila rahmet-ül gafur. Aişe binti Muhammed ruhu içün ve Allah rızası içün elfatiha..Sene 1210” (M.1794) diye yazmaktadır. Bazılarında ise güzel şiirler ve beyitler yer almaktadır. “Hüvel baki. Ziyaretten murad duadır. Bugün bana ise yarın sanadır Merhum ve mağfurun leha Fatıma binti Abdullah ruhu içün el fatiha. Fi Sene1306” (M.1890) Hemen yanı başında aynı şiirle yazılmış ve Davud oğlu Hatip Hüseyin efendinin mezarı. Yine kırılmış, yine parçalanmış bir mezar taşı. “Hüvel Baki Hasud oğlu Bekirin taşını oğlu Ali kazdırdı. Seksen yaşında dar-u fenadan dar-u bekaya göçtü Okuyan bir Fatiha ihsan ide.fi sene 1285 “ (M.1869) diye devam eden çam ağacı motifli kallavi sarıklı ülemaya ait bir mezar taşı.Ve daha niceleri… Kayı köy Ebehora mezarlığı: Fethiye’nin bilinmeyen geçmişini, Meğri’nin karanlıkta kalmış gerçek tarihini araştırmak ve incelemek için dağ, bayır, orman, patika derken girdiğimiz toprak yol bizi halkın “Ebehora” diye bildiği yani Kayı köy (Kayaköy) eski mezarlığına götürdü. Fethiye’den eski Kaya köy yoluna girip, yeşilin bütün tonlarını sinesinde barındıran orman yolundan kıvrıla kıvrıla çıktığınız zaman, karşınıza kaya köy ’ün karşı yakasındaki terkedilmiş yüzlerce evin silueti çıkar. Tam bu esnada nedendir bilinmez, birden içinizin burkulduğunu hissedersiniz. Yüreğinizde nedenini bilmediğiniz bir sancı duyarsınız. Gözleriniz karşı taraftaki terkedilmiş ölü bir şehir görünümünü andıran o metruk evlerin siluetini izlerken, bir zamanlar nice güzelliklerin, nice mutlulukların yaşandığı nice güler yüzlü insanların barındığı bu güzelim evlerin neden bir viraneye dönüştürüldüğünü düşünürsünüz uzun uzun... Cevap veremezsiniz... Ve o hüzünle yolunuza devam ederek Keçiler köyüne gelirsiniz Ebe Hora “Yedi ev” anlamına gelmektedir. Eski Kayıköy’lülerin anlattıklarına göre mezarlığın hemen ilerisinde yedi tane büyük ev ya da konak mevcut imiş. Bu konakların kalıntıları halen mevcuttur. Ancak ne zaman yapıldığı ya da ne zaman yıkıldıkları hakkında hiç kimse bir şey bilmiyorlar. Kayıköy’ün en yaşlısı olduğunu söyleyen birisi burada bir zamanlar cami veya tekke gibi bir şey varmış ama sonra yıkılmış dedi. Duyumlarına dayanarak bana anlattığı bu yerlerde bir şeyler bulabilmek ümidiyle harabelere kadar gittim. Ne var ki çoktan tarih sahnesinden silinmiş, yıkılıp yok olmuş olduklarını gördüm. Dönüp mezarlığa girdim. Bütün mezarlıklarda olduğu gibi burada da yıkılmış, parçalanmış, toprak altında kalmış mezar taşlarının unutmayan şahitliğine başvurarak incelemeye başladım. Ebe hora mezarlığı yerleşim tarihi açısından son derece önemli belgeleri sinesinde barındıran bir mekandır. Bu mezarlıkta yüzden fazla Osmanlıca yazılı mezar taşları vardı. Bunların bir kısmı kırılmış, bir kısmı toprak altında kalmıştı. Ayakta kalabilenlerin bit kısmı ise tabiatın tahribi sonucunda yazılar okunamaz hale gelmişti. Bu taşları teknik ve biyolojik temizleme yöntemleri ile temizleyip fırçalayarak okunabilir bir hale getirince ortaya gerçekten çok önemli bilgiler ve belgeler ortaya çıkmıştı. Ne yazık ki, Kayıköy’ün yerleşim tarihini ortaya koyan hazine değerindeki bu mezar taşlarının pek çoğunun bugün yok olduğunu görüyoruz. Kim ve kimler olduğunu bilemediğimiz bir takım tarih düşmanı kirli eller Kayıköy’ün tapu senedi olan bu güzelim taşları yerlerinden söküp bilinmeyen bir yere götürmüşlerdir. Çok değişik kişiler için yaptırılmış ve yazdırılmış bulunan bu mezar taşları, gerek sanat değeri açısından, gerek mimari açıdan, gerekse paleoğrafik açıdan Kayıköy’ün yerleşim tarihini, morfolojik yapısını, burada yerleşik nüfusun kimlerden oluştuğunu çok açık ve kesin bir şekilde ortaya sermektedir. Tarih araştırmacılığında birinci el kaynaklardan olan bu mezar taşlarını incelediğimiz zaman ortaya şu sonuçların çıktığını görüyoruz: 1-Herşeyden önce Kayaköy’de Müslümanların yerleşim tarihi çok eskilere dayanmaktadır. İnceleyebildiğimiz ve bulabildiğimiz en eski mezar taşlarında H.1100 (M.1688) yılına kadar giden bir yerleşim tarihi mevcuttur. Oysa diğer bölgelerde bu tarih daha sonraki dönemleri ,örneğin Ovacıkta H.1190 (M.1774) tarihlerini taşımaktadır. Kayıköy 17.YY.da miri arazi ve bina açısından önemli bir bölgedir..Bir çok mîri arazi ve emlakin mevcut olduğu görülmektedir. Bilindiği gibi mîri tabiri, devlet malı, hükümet malı yerinde kullanılır bir tabirdir. Bazan bu kelimenin yerine “Beylik” tabiri de kullanılırdı. Devlete ait menkul ve gayri menkul menkul her tür mala “mîr-i emval”, bu malların idarecilerine de “mir-i emîn” adı verilirdi Bu da gösteriyorki ; Kayıköy islam yerleşim alanı olarak daha eski bir döneme sahiptir . 1177 H.(1763 M.) tarihli bir mezar taşında aynen şu ibareye rastlamaktayız: “Hü-vel Hallak-ul Baki Merhum ve mağfur-un leh mir-i emini Ebubekir Çelebi’nin ruhu için elfatiha Sene 1177” (M.1761) 2-Ebehora mezarlığındaki mezar taşları diğer mezarlıklardaki taşlara oranla değişik bir mahiyet arz etmektedir. Buradaki mezar taşları kallavi sarıklıdır. Bu tür mezar taşları daha ziyade tekke ve zaviyelerde bulunan, eğitim ve öğretim işiyle ilgilenen kişiler ,için hazırlanır ve yapılırdı. Ayrıca bu mezar taşları mezarlığın belirli bir bölgesinde ve toplu halde bulunmaktadır. Anlıyoruz ki, bu bölgede eğitim ve öğretimle ilgilenen bir tekkenin mensupları öldükleri zaman buraya gömülmüşlerdir. Halk arasında söylenegelen ama şu anda sadece yıkıntıları kalan eski bir tekkenin uzun yıllar önce var olduğu söylentileri de böylece gerçeklik kazanmaktadır. Bu bölgede incelediğimiz sarıklı mezar taşlarındaki şu ifadelere baktığımızda bu gerçekleri çok iyi bir şekilde görebiliyoruz.: “Hüvel Hallak-ul baki Merhum ve mağfur ila rahmet-ül gafur Halil efendi ruhuna el fatiha. Sene 1100 R “(M.1688 Rebiyyül ahir) Yine bir başka mezartaşında: “Hüv-el Hallak--ul Baki Merhum ve mağfur ila Rahmet-i Rabbih-ül gafur İbrahim Ağa ruhuna el fatiha Sene 1100 CA” (1688 Cemaziyel evvel) Bir başka kallavi sarıklı mezartaşında ise: “hüv-el Hallak-ül baki Ziyaretten murad duadır Bu gün bana ise yarın sanadır Merhum ve mağfurun leh Mahmud Ağa bin Muhammed Ağa Ruhuna el fdatiha Sene 1153 “ H.(1740 M.) Bir başka İbrahim Ağa’nın mezar taşı ise ; “Hüv-el Hallak-ul Baki Merhum ve mağfur ila rahmet-ü Rabbih-ül gafur İbrahim Ağa ruhuna El fatiha Sene 1160 “ (1747 M.) 3-Ebe Hora mezarlığımızda dikkatimizi çeken bir başka husus da kethüda mezar taşlarına rastlanmasıdır. Nitekim 1211 H.(1796 M.) tarihli bir mezar taşında ise Bekir Kethüda’nın ismine rastlıyoruz. Osmanlı Medeniyet ve müesseseleri tarihinde Kethüdalık önemli bir devlet görevidir. Osmanlı Tarih deyimleri ve terimleri sözlüğünde “kethüdalık” hakkında şu bilgilere yer verilmektedir(1) : “Büyük devlet adamlarıyla zenginlerin işlerini gören kişilere verilen bir isimdir. Halk arasında kahya denir. “Sadrazamın muavini(yardımcısı) yerinde demek olan memurun unvanıdır. Buna “Kethüda-ı sadr-ı Ali “ de denilirdi. Kethüdalar ilkin sadrazamların hususi adamları iken sonraları devlet ricalinden seçilmeleri nedeniyle mevkileri yükselerek devlet hizmetine geçirilmeleriyle ”Kethüda Bey” namını almışlardır. ----------------------- (1): M.Zeki Pakalın (Osm.Tarih deyimleri ve terimleri sözlüğü,Cild II Sh.251.MEB yay.) Mezar taşındaki ibareyi aynen yazıyoruz: “Merhum ve mağfur-un leh Bekir Kethüda’nın oğlu Muhammed ruhu için elfatiha Sene 1211 “ Burada belirtilen kethüda tabiri kahya anlamına kullanılmış olmasına karşın esnaf loncalarında her mesleğin bir kethüdasının var olduğu düşünülürse, Bekir Kethüda’nın da bu tür mesleklerden birisinin kethüdası yani başkanı olduğu sonucuna varmaktayız. Sonuç olarak diyoruz ki: Son zamanlarda özellikle Yunan basınında ortaya çıkan “Kayıköy’ün ezelden beri bir Rum köyü olduğu” iddialarına karşın ,Kayıköy’de yerleşim tarihi 14.YY.öncesine dayanan bir Türk-Müslüman nüfusunun var olduğunu tarih araştırmacılığında birinci el kaynaklardan olan mezar taşlarına ve arşiv belgelerine dayanarak ilk kez ortaya koymuş bulunuyoruz. Ancak bu konu basite indirgenerek sadece bir ya da birkaç makale ile yetinilmemelidir. Şehircilik tarihi son derece önemli bir konudur. Özellikle Kayıköy de olduğu gibi mübadelelerin yaşandığı, değişik din, ırk ve milletten insanların iç içe beraberce yaşadığı yerleşim birimlerinde ciddi araştırma ve incelemelerin yapılarak akademik tezlerin tartışmaya açılması, sosyolojik Psikolojik, morfolojik ve tarihi açılardan çok ciddi irdelemelerin yapılması gerekmektedir. Devlet kurumlarının, Üniversitelerin, akademik çevrelerin, stratejik araştırma enstitülerinin, yerel yönetimlerin, Belediyelerin ve sivil toplum kuruluşlarının kendi alanları ile ilgili olarak konuya ciddiyetle eğilmeleri gerekmektedir Kayıköy bakir bir araştırma alanı olarak beklemektedir. Biz başlattık, umarım devam edenler bulunur. ---------------------------- * Eski metinler ve Paleografya uzmanı. Başbakanlık Osmanlı arşivleri em.şube müdürü

Yazan :  Av. Ömer KARAYUMAK
Okunma sayısı :   2578
Tarih :   28.03.2015






  Yazarlar
KATSAMER NEDİR?
Av. Ömer KARAYUMAK





  Duyurular
"KATSAMER" KARAMAN TARİH VE SOSYAL BİLİMLER ARAŞTIRMA MERKEZİ KURULDU

Yiğirmi yıldan beridir Fethiye'de Avukatlık yapan ve Turizm sektöründe faaliyette bulunan FETSAM...
 
BAYRAM MESAJI

MISIR'DA YAPILAN DARBEYİ VE MÜSLÜMANLARA KARŞI YAPILAN KATLİAMI LANETLİYORUZ

FETSAM(Fethiye tarih ve Sosya...
 
BİR DİZİ KONFERANS İÇİN ALMANYA'YA GİDEN GENEL KOORDİNATÖRÜMÜZ TÜRKİYE'YE DÖNDÜ

ETSAM(Fethiye Tarih ve Sosyal Bilimler Araştırma Merkezi) Genel Koordinatör...
 

FETSAM KURUCUSU AV.ÖMER KARAYUMAK'IN FETHİYE HAKKINDA YEPYENİ BİR KİTABI YAYINLANDI.

FETSAM kurucusu ve Genel koordinatörü tarihçi yazar Av. Ömer Karayumak
 
Menteşe Beyliği'nden Türkiye Cumhuriyetine Belgelerle Fethiye Belgeseli

Menteşe Beyliği'nden Türkiye Cumhuriyetine  belgelerle Fethiye isimli belgesel çekimi ile...
 
Fethiye-Seki İÖO öğretmenleri nin FETSAM'ı ziyareti

Fethiye'ye bağlı Seki beldesi ilk öğretim Okulu öğretmenleri FETSAM(  Feth...
 

FETSAM' DA MUTLU BİR NİKAH TÖRENİ

FETSAM mutlu bir nikah ve düğün törenine ev sahipliği yaptı.

31.10.2009...
 

ERMENİ KONFERANSI

FETSAM(Fethiye Tarih ve Sosyal Bilimler Araştırma Merkezi) Genel Koordinatörümüz Tarihçi-Yaza...
 

Muğla Üniversitesi tarih Bölümü öğrencilerinin Fetsamı ziyareti

Muğla Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü öğrencileri ,Öğretim üyesi Doç.Dr. Bay...
 

İSRAİL'İN FİLİSTİN DE UYGULADIĞI" SOYKIRIMI" LANETLİYORUZ

Kurban bayramı Tebriği

FETSAM'a üye olan tüm gönüllü kardeşlerimizle birlikte FETSAM'a ve Fethiye'ye gönül vermiş bü...
 

FETSAM üyeleri Facebook da arkadaşlık grubu kurdula

FETSAM üyeleri Facebook da arkadaşlık grubu kurdular.

Memnuniyetle öğrendiğimize göre...
 

F ETSAM gönüllü üyeleri Facebook' da grup oluşturdular

Memnuniyetle  öğrendiğimize göre FETSAM' a üye olan pek çok gönüllü dostlarımızın Facebo...
 

FETSAM internette

Fethiye Tarih ve Sosyal Bilimler Ataştırma Merkezi olarak internetteki yerimizi aldık. Bilgi, be...
 
   
  
Copyright © 2008 katsamer.com



 Site Kuralları |Yasal Uyarı | email gönder

duygubilişim